Sanatçı Refik Anadol insan beyninin derinliklerine daldığı yeni sergisinde hatıralardan yola çıkarak belleği dijital tuvallere yansıtıyor.

Aklıma ilk gelen sorulardan biri şu: Bellek kavramını sanatında her daim ön planda tutan Sarkis, Refik Anadol’un bu işlerini görse ne derdi? Sadece Sarkis tarafından yanıtlanabilecek bu soruyu geride bıraktığım anda diğerleri sıralanıyor birbiri ardına soruların. Etkileyici bir sergi olduğuna şüphe yok Pilevneli’deki “Eriyen Hatıralar”ın; ve meşakkatli ve pahalı ve bir o kadar da tartışmaya açık… Bugün artık Bill Gates koleksiyonunda işleri olan, David Lynch, Frank Gehry gibi büyük isimlerle projeler geliştiren Refik Anadol’a kulak vermek en iyisi.

– İşin teknik yanıyla başlayalım mı? Serginin girişinde siz de bunu öne çıkarmışsınız biraz zaten. Tam olarak nedir buradaki işler?

Türkiye’de üniversiteyi bitirdikten sonra gittiğim ve şu anda benim de ders verdiğim UCLA’da Tasarım ve Medya Sanatları diye bir bölüm var, 30 yıl önce kurulmuş. Orada Neuroscape diye bir laboratuvarla karşılaştım. Adam Gazzaley kurmuş burayı ve çok enteresan biri, depresyon hastalarına reçeteyle oyun veriyor. Oyunları da kendileri tasarlıyorlar. Bu laboratuarda 20 yıldır yapılan bir araştırma var, gönüllü kişilerden anıların toplanmasıyla ilgili bir araştırma… Farklı açılardan, kimi pozitif, kimi negatif, kimi uzun dönem hatıra, kısa dönem hatıra, travmalar… Benim de sanatçı olarak merak ettiğim, acaba hatıralarımızı görebilir miyiz? Hep hayalim görünmeyeni görmeye çalışmak ve bu elde edilen verilerden bir heykel, bir çıktı elde edebilir miyiz, onu yapmaya soyundum. Burada yapmaya çalıştığım şey şuydu: 800 kişiye ait veri havuzuna ulaştıktan sonra makine zekâsını kullanmaya karar verdim, yani yapay zekâyı… Gelişmiş bir EEG aygıtı sayesinde, kablosuz elektrotlar kullanarak beyinde ölçümler yapılıyor. Daha sonra beynin ürettiği elektrik dalgalarından elde edilen verileri bilgisayardaki bir yapay zeka uygulaması sayesinde 800 kişinin verileriyle karşılaştırıyor ve diyelim benim sinyalimle benzer sinyalleri buluyor. Amacım her zaman sanatta ayrılıklardan ziyade benzerlikleri anlamaya çalışmak… Buradaki ekranda gördüğünüz her bir kırmızı nokta da sergideki işler aslında.

– Anıları pozitif ve negatif olarak sınıflandırıyorlar dediniz… Biraz açar mısınız?

Şöyle… Anıların sınıflandırılmasındaki kriterler uzun ya da kısa dönem anılar, ya da pozitif ve negatif anılar. Mesela “köpeğimi gezdirmeye çıktım” kısa bir anıya tekabül ediyor. Ama ‘köpeğimi gezdirirken bir trafik kazası gördüm, bir kişi öldü, bir kişiyi de ben kurtardım’ uzun dönem bir hatıra… Bu hatıranın içinde hem pozitif hem de negatif var: “Bir kişi hayatını kaybetti ama ben bir kişiyi kurtardım”. Ama sadece pozitif ya da negatif olarak, yani duygular yok kesinlikle, çünkü duygu dünyası çok kapsamlı ve sübjektif bir dünya.

– Ama bu pozitif ya da negatif dediğimiz şeyleri biz duygularla ifade ediyoruz, değil mi?

Edebiliyoruz ama bilinçli olarak tanımlamaya gerek duymadım. Çünkü benim için mutluluk sayılabilecek bir anı herkes için o anlama gelmeyebilir. Önce anılar gelmeli bence, sonra duygular, çünkü her şeyden önce büyük bir veri gerekli bana. Bu sergideki işlerden bazıları pozitif bazıları negatif anılardan oluşuyor ve ben bilinçli olarak bunları söylemiyorum. Bir hatıranın ortalama, 800 insana göre konuşuyorum tabii, dünya daha büyük olabilir bu cümle için ama, yaklaşık dört dakikaya yakın bir süreci söz konusuymuş. yani hatıranın akla gelmesi, akılda bir imge, bir ses, bir iletişim yoluyla bir yere ulaşması ve gitmesi, gittikten sonra arkasında bıraktığı izler… Bu da 7200 karelik bir deneyim aslında. O yüzden her iş dört dakika sürüyor. Bunlara veri resimleri diyorum, bu resimlerin artık statik olma ihtimali yok. Burada üç katlı bir sergi alanı var ve ben bu üç katı bilinç, bilinçaltı ve bilinçüstü olarak tasarladım.

– Bilinçüstünü nasıl yorumluyorsunuz?

Bilinçüstü aslında yaşandıktan sonra okumalar gibi hayal ediyorum. En alt kattaki yani bilinçaltı bölümündeki işler üç boyutlu, yani veri heykelleri, resim değil artık. Işık sayesinde de hareket kazanıyorlar, ışık ve gölgeyle hatıraya hayat veriyorlar. Orada aklıma hep şey geliyor benim, Blade Runner’daki sahne, yani gelecekteyiz, bir galeride, ve sanki bir anı dondurulmuş, birazdan yüklenecek gibi, ama daha yüklenmemiş.

– William Gibson ve başka bilimkurgu yazarlarından ilham aldığınız bildiğim için soruyorum, gelecek tasavvurunuz distopik mi sizin de?

Hayır, ütopik, kesinlikle ütopik. Poizitif olabilmek negatif olabilmekten çok daha zor bir şey. Bence bizim insan olarak, çoğu araştırmaya göre, fabrika ayarlarımız negatif. Yani negatifi bulmamızda sıkıntı, zorluk yok; negatifi anlayabilmek, neyin çalışmadığını anlamak kolay. Ama neyin nasıl çalışabileceğini söylemediğimiz zaman, o pozitif gerçekliğe dair üretmediğimiz zaman, negatiflik başımıza gelen en kötü şeylerden biri. Yanında pozitif yapıcı eleştiri olmadığı zaman dünyanın en zararlı şeyi. Atom bombası da bu yüzden var. En kötü eleştirilerden biriydi, insanlığın birbirine yaptığı en büyük suçlamalardan biriydi çünkü arkasında ondan nasıl arınılacağı yoktu.

DavId Lynch’in anıları

David Lynch ile çok yakın temas halindeyiz. Bilinçaltıyla ilgili çok araştırma yapıyor biliyorsunuz ve galerisi bu projeyle çok ilgilendi. İkinci aşamamızda Los Angeles’daki Kanye Griffin Corcoran Galerisi’nde bu projenin küçük bir kısmını Lynch’in anılarıyla gerçekleştireceğiz.

Bir bina anımsayabilir mi?

Önümüzdeki yıl Los Angeles Filarmoni Orkestrası 100. yılını kutluyor. Yarım milyon performans üretmişler son 100 yılda. 100. yıllarını kutlamak için benimle çalışmaya karar verdiler. Frank Gehry’nin binası için bir proje yapacağız. Oradaki amacım binaya bir bilinç kazandırabilme ihtimali; acaba 21. yüzyılda bir bina geçmişini bilebilirse geleceği tahayyül edebilir mi, ya da bir bina rüya görebilir mi, bir bina hatırlayabilir mi?… Aslında bir nevi bilim kurgu fikri. Elimizde 100 yıllık bir arşiv var. Yarım milyonluk performans serisi var, sesleri, görselleri, posterleri… Bu bilgiyi alıp makine zekasıyla binanın üzerine bir deri gibi projekte edeceğiz.